Yrd. Doç. Dr. Ozan ERGÜL

Kanun hukukun tek kaynağı değildir ama en önemli kaynağıdır. Özellikle, kamusal yetkilerin nasıl kullanılacağı ve haklardan nasıl yararlanılacağı kanunların öncelikli düzenleme alanları arasında yer alır. Bu önemine dayanarak kanunların millet adına, milletin temsilcileri tarafından yapılması esası benimsenmiştir. Milletin temsilcilerinin oluşturduğu parlamento, belli başlı üç devlet erkinden birisi olan yasama erkini kullanan bir anayasal organdır. Kanunların bir monark tarafından değil de, halkın temsilcilerinden oluşan parlamentolar tarafından kabul edilmesinde, parlamentoculuğun ve temsili demokrasinin gelişmesi kadar, anayasacılığın ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin yerleşmesinin de etkisi olduğu açıktır.
İlginçtir, bu önemine rağmen, kanun yapım sürecine ve kanunların taşıması gereken özelliklere ilişkin ilkeler nadiren yazılı kurallara bağlanmıştır. Şüphesiz Anayasalarda ve içtüzüklerde yasa yapım sürecine ilişkin (kanun teklif etmeye yetkili olanların belirlenmesinden, genel kurullarda kanun teklif ve tasarılarının nasıl görüşüleceğine ve kabul edileceğine kadar) pek çok kural bulunmaktadır. Ancak burada belirlenmemiş olduğunu belirttiğimiz “ilkelerdir” ve bu ilkeler, daha çok açık bir biçimde yazılı olmayan ahlaki ilkeler yanında (kişisel çıkar için kanun yapmamak gibi), anayasacılığın kazanımları olan hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hukuki güvenlik, kanunların bilinebilirliği ve sonuçlarının öngörülebilirliği, kanun önünde eşitlik gibi ilkelerden hareketle bulunmaktadır. Yine bu ilkelerden türetilen alt ilkeler olarak kanunların geçmişe yürütülememesi, kazanılmış haklara saygı ilkesi gibi ilkelerin de yasamaya ilişkin ilkeler olarak savunulduğu bilinmektedir. Ayrıca, kanun koyma yetkisinin ve bu yetkinin kullanımı sonucu ortaya çıkan “kanunun” neyi amaçlaması gerektiği de siyaset felsefisi çerçevesinde ele alınan temel bir sorun, ama aynı zamanda yetkinin kullanıma ilişkin aydınlatıcı bir kılavuz niteliğindedir. “Kanun neyi amaçlamalıdır?” sorusu farklı biçimlerde yanıtlanabilmiştir. Örneğin, Jeremy Bentham 1802 yılında yayımlanan eserinde kanunların “kamu yararını” amaçlaması gerektiğini
savunmuştur.(1) Ancak, Bentham‟ın faydacı görüş çerçevesinde objektif bir biçimde kamu yararını niceliksel olarak belirlenebilir bir değer olarak görmesi eleştirilere neden olmuştur.(2) Bu eleştiriler arasında Bentham‟ın gruba ilişkin hakları korurken bireye ilişkin değeri, en önemlisi de “adaleti” ıskaladığı iddia edilmiştir. Bu nedenle, John Rawls kanunun “adaleti” sağlamayı amaçlaması gerektiğini, bunun da ancak en kötü durumda olanı kayıran kanunlar eliyle yapılabileceğini savunmuştur.(3)
Kanunların maddi boyut çerçevesinde ele alınmasını sağlayan bu yaklaşımlar bugün parlamentolar tarafından pek dikkate alınmamaktadır. Ancak, “yöntemsel bazı ilkeler” de yasama sürecine izafe edilebilmektedir. Benthamcı ya da Rawlsçu yaklaşımlar maddi boyutu dikkate alırken, Jeremy Waldron‟un daha çok yöntemsel ilkeler üzerinde durduğu görülür. Waldron, bir siyasal anayasacılık taraftarı olarak, yasama sürecini ve organını mümkün ölçüde idealize etmekte, bu organı gerçek bir demokratik platform olarak tasarlamaktadır. Yöntemsel ilkeler yasanın ahlaki haklılaştırmasını sağlamasa da, meşruiyete ilişkin önemli ahlaki hususlara atıfta bulunmaktadırlar. Yöntemsel ilkeler, yasama organına ilettiğimiz talepleri ve arzu ettiğimiz yasalara ilişkin tercihlerimizi disipline etmeye yaramaktadır.(4)
Waldron‟un yöntemsel ilkelerinden birincisi “açık bir biçimde hukuk yaratma” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ise, kanunlar marifetiyle hukuk yaratılırken veya değiştirilirken bunun açık bir biçimde yapılması gerekliliğine işaret eder. Bu ilkeye göre, hukuk yaratma açık, şeffaf bir süreç çerçevesinde bu işe adanmış bir organ tarafından yapılmalıdır. Süreç kamuya açık olmalıdır. Sonuçta, yasama sürecinin sonunda yaratılan hukuk herkesi bağlayacaktır. Bu nedenle sürecin demokratik bir biçimde işlemesi de önemlidir.
Waldron‟un öne çıkardığı yöntemsel ilkelerden ikincisi, “yasa yaparken hem yasanın içkin önemi hem de yasanın ilgilendirdiği menfaat ve özgürlükler yönünden gerekli özenin gösterilmesi” gerekliliğidir. Bu ilkeye göre, bir hukuk kuralını yaratan, ya da onu değiştirenler, bir yasal değişikliği neyin iyi, neyin kötü yaptığı konusunda makul bir görüşe sahip olmalıdırlar. Diğer taraftan, yasa koyucular yasa yaparkenki niyetleri ile yaptıkları yasanın vatandaşlar üzerindeki etkilerini de iyi değerlendirmek durumundadırlar. Yasa yapmak kolektif eylemdir. Bununla birlikte birey olarak yasa yapıcıların bu kolektif eyleme katılımı önemlidir. Yasa yapma sürecinde komisyonlar, bu komisyonlarda görev alan yasa yapıcılar, genel kurul görüşmeleri ve yasa yapıcıların tek tek verdikleri önergeler ve bunların görüşülmesi, üstelik de tüm bunların kamuyouna açık yapılması, yasa yapım sürecini daha titiz gerçekleştirmeye yarar.
Waldron‟un kanun yapımına ilişkin yöntemsel ilkelerinden üçüncüsü “temsil ilkesine uygun olarak, yasa yapımında toplumdaki tüm önemli görüş ve menfaatlere ilişkin bilgilerin toplandığı bir forumda yasa yapmaktır.” Bu amaca ulaşmak için, seçim kanunları da çeşitliliği sağlamaya yönelik olmalıdır.
Waldron‟un dördüncü ilkesi, “farklı görüşlere saygı ilkesi ve muhalefete saygı ilkesi”dir. Yine bu ilkeyle yakın ilişki içindeki bir beşinci ilke vardır ki bu da “müzakere ve daha da önemlisi tepkisel müzakere ilkesidir.” Bu son ilkeyi daha iyi anlayabilmek için bir başka ünlü teorisyen Lon Fuller‟in hukuk yaratma sürecine ilişkin olarak yasama organı karşısında yargı organının sahip olduğu avantajın altını çizen görüşüne bakmamız gerekmektedir.
Ünlü hukuk teorisyeni Lon Fuller bir makalesinde mahkemeleri diğer siyasal kurumlardan ayırırken yargı kararlarının gerekçeli olması zorunluluğuna değinmiştir. Oysa, yasama organlarında, bir yargıcın yapmak zorunda olduğu gibi, farklı görüşleri dinleme zorunluluğu yoktur. Gerçekten de yasama organlarında farklı görüşlerin dile getirilmesi olanağı bulunmaktaysa da, bu görüşlere tatminkar yanıtlar verilmesini, tepki verilmesini zorlayacak bir araç yoktur. Öyleyse, yasama organında sadece görüşleri dile getirmeye olanak tanımak tatminkar bir sonuca ulaşmak için yeterli değildir. Bunun için müzakereci demokrasinin mantığını yasama organlarında işletmek gerekir. Yasama organı sadece farklı görüşlerin vitrine çıkarıldığı bir yer değil, aynı zamanda tartışmanın açık yapıldığı ve ikna yollarının da açık olduğu bir müzakere zemini olmalıdır. Muhalefet tarafından dile getirilen görüşleri önyargı ile reddetmek bu tarz bir yaklaşımı olanaksız kılar. Farklı menfaatlerin uzlaşması için müzakere kanalları açık olmalı, ikna süreçleri işletilebilmelidir. Görüşlerin neden kabul ya da reddedildiği de gerekçeli olarak açıklanmalıdır.

Jeremy Waldron, yasamaya ilişkin başka yöntemsel ilkelerden de bahsetmekteyse de, burada belirttiğimiz ilkeler, ele aldığımız konuyu aydınlatması açısından yeterlidir.
Ülkemizde, özellikle son yıllarda, yasama yetkisinin kullanılmasında yukarıda belirttiğimiz ilkelerden ciddi biçimde uzaklaşıldığını söylemek abartılı bir tespit sayılmamak gerekir. Torba kanun üzerine az sayıdaki çalışmalardan birini kaleme almış olan Şeref İba, torba kanunu şöyle tanımlamaktadır: “birbiri ile konu yönünden ilgisi olmayan ve çok fazla sayıda başka kanunda ek ve değişiklikler yapan kanunlara “torba kanun” denir.” (5) Torba kanun bir kavram olarak, aslında kanunlara ilişkin bir ilkenin ve o ilke çerçevesinde çıkarılan kanunların karşıtına tekabül etmektedir ve sadece bu nedenle dahi aynı zamanda “formel” bir kavram olduğunu iddia etmek mümkündür. Sözünü ettiğimiz ilke, “kanunlarda konu birliği olması” ilkesidir ve Roma‟da M.Ö. 98 yılında kabul edilmiş bir kanunla çerçevesi çizilmiş bir ilkedir. Lex Caecilia et Didia olarak bilinen kanun, kanunlar için “tek konu” ya da “sıkı bağlantı içindeki konuları” düzenleme zorunluluğu getirmiştir.(6) Roma‟da bu yasağa kadar konu birliği olmayan kanunlara Leges Saturae denmekteydi.(7) Dolayısıyla, bu zorunluluğa aykırılık taşıyan kanunların “torba kanun” olarak adlandırılması ve kavramsallaştırılması son derece isabetlidir.
TBMM‟nde kabul edilen torba kanunların altmış hatta yetmiş farklı kanun ve kanun hükmünde kararnamede eklemeler ve değişiklikler yapabildiği göz önüne alınacak olursa, torba kanun uygulaması ile kanunlar için bundan yaklaşık ikibin yüz yıl önce kabul edilmiş bir ilkenin ihlal edildiği rahatlıkla iddia edilebilir. Bunun yanında, torba kanunların sebep olduğu çok çeşitli sakıncalar bulunmaktadır. Bunlar arasında, kanunlaştırma yöntemi çerçevesinde yukarıda belirttiğimiz “açık bir biçimde hukuk yaratma” ilkesinin ihlal edildiği çokça dile getirilmektedir. Çünkü belli bir sistematiği olmayan torba kanunların değiştirdiği kanunları takip etmek uygulamacılar açısından çok büyük güçlük yaratmaktadır. Torba kanun takip etmeyi güçleştirdiği ölçüde, kanunların bilinebilirliğine ve sonuçlarının öngörülebilirliğine de engel teşkil etmektedir. Ayrıca, torba kanunlar sistematik olmadığı için, yorum ihtiyacı doğduğunda, sistematik yorum yapma olanağı da bulunmamaktadır. Torba kanun, sivil toplumun yasama sürecine etkin katılımını engelleyen bir kanunlaştırma sürecinde yapılmaktadır. Bu sakıncaları yanında torba kanun, yukarıda değindiğimiz yöntemsel ilkelerden müzakere sürecini de saf dışı bırakmakta, parlamentoda komisyon ve genel kurul aşamaları tamamen biçimsel koşullar haline indirgenmektedir. Çok farklı konularda düzenlemeler içermesine rağmen, torba kanunlar genellikle esas komisyon olarak Plan Bütçe Komisyonu tarafından görüşülmekte, yasama sürecinde kabul edilmiş olan ihtisas komisyonu yaklaşımı saf dışı bırakılmaktadır. Komisyon aşamasında torba kanunlara çok fazla sayıda yeni madde eklendiği görülmektedir. İçtüzük 87. Maddedeki kural gereği değişiklik önergelerinin görüşülmekte olan kanunla “çok yakın ilgi” içinde olması zorunluluğu aranamamaktadır, çünkü torba kanunlar yapıları itibariyle “her konu ile ilgili”
olabilmektedirler. Böylece yasama süreci bütünüyle sürprizlere açık hale gelmektedir.(8)
Son dönemde torba kanun uygulamasının yarattığı sorunlara bir yenisi daha eklenmiş bulunmaktadır ve buna kısaca “duruma ve kişiye özel kanun yapma” uygulaması denebilir.

6487 sayılı “Bazı Kanunlar İle 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un 31. maddesinin bu yönden çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır.
TBMM tarafından 24.5.2013 tarihinde kabul edilen 6487 sayılı torba kanunun 31. maddesi şöyledir: “MADDE 31- 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 31- Bankacılık mevzuatının uygulanmasıyla ilgili olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış başvuru veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararı kapsamında karşılıklı olarak dostane çözüme ulaşılması hâlinde, ilgili kamu otoritesinin şikayet ya da yazılı başvurudan vazgeçme veya müdahillikten çekilme beyanının ilgili Cumhuriyet savcılığı veya mahkemeye ulaşması üzerine, dostane çözüm kapsamına giren fiiller nedeniyle yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmada şüpheli veya sanıklar hakkında kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilir. / Yukarıdaki fıkra hükmü, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla derdest olan soruşturma veya kovuşturmalarla ilgili olarak uygulanır.”

Yukarıdaki madde TBMM‟nin, 23 Mayıs 2013 tarihli 109. Birleşiminde Genel Kurul‟da verilen bir değişiklik önergesi ile son halini almıştır.(9)  TBMM tutanaklarından, maddenin işaretle oylama yoluyla kabul edildiği anlaşılmaktadır.(10)

Bankacılık Kanununa eklenen düzenlemeyi, Meclis genel kurulunda okunan değişiklik önergesine ilişkin gerekçe ile birlikte değerlendirdiğimizde, söz konusu düzenlemede çeşitli yönlerden anayasaya ve dolayısıyla hukuka aykırılıklar tespit etmek mümkündür. Şöyle ki, Anayasa Mahkemesi‟nin E. 2001/4 sayılı kararında da belirttiği gibi, “Af, suç teşkil eden fiiller için ceza vermek hakkını ortadan kaldıran, verilmiş olan cezaların kısmen veya tamamen infazını önleyen, yetkili mercilerce yapılmış hukuki tasarruflardır.” Yine Mahkeme‟ye göre, “Af yetkisinin kullanılması, netice itibariyle devletin cezalandırmak hakkından geçici olarak feragat etmesi anlamına gelmektedir.”
Şartları incelendiğinde, Bankacılık Kanuna eklenen geçici madde şarta bağlanmış bir “örtülü af” niteliğindedir, çünkü kamu idaresi ile şüpheli ya da sanığın anlaşması ve AİHM yargılaması süreci sonucunda uzlaşmaya varılması şartlarına bağlı olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmekte ya da kamu davası düşürülmektedir. Kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesini ya da kamu davasının düşürülmesini emreden bir yasa, mahiyeti itibariyle bir af yasasıdır. Anayasa‟nın 87. maddesine göre, af yasalarının TBMM Genel Kurulu‟nda üye tamsayısının beşte üç çoğunluyla kabul edilmesi gerekir. Oysa, yasanın genel kurulda yapılan oylaması işaretle oylama biçiminde gerçekleştirilmiştir ve işaretle oylama  sonucunda nitelikli çoğunluğa ulaşılıp ulaşılmadığını belirlemek mümkün olmadığından söz konusu yasa açık bir biçimde şekil yönünden Anayasaya aykırıdır.

Bunun yanında, söz konusu kanun eşitlik ilkesine de aykırıdır. Şöyle ki, Anayasa Mahkemesi yukarıda atıf yaptığımız kararında 4616 sayılı Kanunun uygulanmasına ilişkin olarak kesin hükümden önceki ve sonraki aşamalarda farklı sonuçların öngörülmesini Anayasaya aykırı görmüştür. Mahkeme‟ye göre: “Aynı tarihte aynı suçu değişik yerlerde işleyen iki kişiden biri hakkındaki yargılamanın soruşturmayı yapan organlar tarafından kısa sürede sonuçlandırılarak kesin hükümle bitirilmesi ve sanığın hükümlü statüsüne geçmesine karşın, ikinci kişinin kaçması ya da kimi nedenlerle yargılamayı güçleştirecek gayretler içerisinde olması veya yargılayanların çeşitli nedenlerle yargılamayı sonuçlandıramaması halinde o kişinin sanık sıfatında kalacağı, bunun da Yasa’nın uygulaması bakımından aynı suçu işleyenler arasında farklı sonuçlar doğuracağı açıktır.” Anayasa Mahkemesi böyle bir farklılığın anayasaya aykırı olduğunu oybirliği ile tespit etmiştir.
Bankacılık Kanununa getirilen düzenlemeye bakıldığında, aynı suçu işleyen kişiler arasında Anayasa Mahkemesi‟nin belirttiği anlamda kabul görmeyecek farklılıklar yaratıldığı anlaşılmaktadır. Öncelikle, aynı suçu işlemiş ama çeşitli nedenlerle AİHM‟e başvurmamış bir kişi ile, başvuruda bulunmuş ve daha sonra uzlaşma yoluna gidilmiş kişiler arasında makul ve mantıklı bir sebebe dayanılmaksızın bir farklılık yaratıldığı görülmektedir. BDDK uygulamaları çerçevesinde bazı muhataplarla “yargıya gitmeme” şartına bağlı olarak anlaşmalar yapıldığı düşünülecek olursa, anlaşmasına sadık kalarak yargıya gitmemiş ve iç hukuk yollarını tüketemediği için de AİHM‟e gitmesi mümkün olmayan kişilerle, AİHM‟e gitmiş kişiler arasında farklılık yaratılması kabul edilemez. Diğer bir deyişle, aynı suçu işlemiş kişilerden bazıları için 6487 sayılı yasanın getirdiği olanaklardan yararlanma ihtimali bulunmamaktadır. Hal böyle olunca, yasa hükmünün sadece belli bir kişi ya da grubu yararlandırmak üzere yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu durum, yasanın gelecekte de benzer durumda olan herkes için uygulanabilir nitelikte objektif ve genel bir hüküm getirdiği iddiasını geçersiz kılmaktadır. Zira aynı suçu işleyenlerden bir kısmı, yargı yoluna gitmemiştir, dolaysıyla AİHM‟e başvuru koşulunu da yerine getirmemiştir ve ileride de bunu yapma imkanları hukuken bulunmamaktadır.
Yukarıdaki hususlar yanında, AİHM‟e hangi hak ihlali iddiasıyla gidildiği, dolayısıyla uzlaşma konusunun neye ilişkin olduğu belirsizdir ve herhangi bir sebeple AİHM‟e gidilmesi ilgili kişiyi cezalandırılmaktan kurtarabilmektedir. Af niteliğindeki bu sonucun eşitlik ilkesi ile çatışma içinde olduğu açıktır.
Ayrıca, Bankalar Kanuna eklenen Geçici Madde, ancak soruşturma ya da kovuşturma aşamasında uygulanabilecek bir düzenleme içermektedir. Diğer bir deyişle, hükmün kesinleşmesinden sonra Geçici Maddenin uygulanabilirliği olmayacaktır. Düzenlemenin sadece soruşturma ya da kovuşturma aşamasına yönelik olmasının, ancak kesinleşmiş mahkumiyet kararlarını kapsamamasının nedenini anlamak mümkün değildir. Bu farklılığa ilişkin bir gerekçeye ne Kanun gerekçesinde, ne de Meclis görüşmelerinde rastlanamamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Bankacılık mevzuatının uygulanması sonucunda hüküm giymiş ve mahkumiyeti kesinleşmiş bir kişi ile yine kanunda öngörüldüğü biçimde uzlaşma sağlanmış olsa da, bu uzlaşma hiçbir biçimde hükmü etkilemeyecektir. Bunun sonucunda, mahkum olan kişi cezasını çekerken, aynı suçu işlemiş bir kişi yargılama safhasında çıkan bu kanun sayesinde mahkumiyetten kurtulabilecektir. Bu durumun, sadece hukuk devleti ilkesine değil, aynı zamanda eşitlik ilkesine de aykırı olduğu, aynı suçu işlemiş, aynı kamu zararına neden olmuş kişiler arasında yaratılan bu farklılığın 6487 sayılı kanun marifetiyle yaratılan farklı muameleyi haklı gösteremeyeceği açıktır.
6487 sayılı Kanunun ele aldığımız düzenlemesi aslında tipik bir ad hoc kanundur. Yabancı doktrinde ad hoc yasalar şöyle tanımlanmaktadır: “Yasama organının siyasal açıdan çıkarcı bir sonuca ulaşmak için belli bir olaya özgü olmak üzere ve bu belli olayı genel nitelikli yasaların kapsamından çıkarmak veya (beklenmeyen bir şekilde) belli sonuca ulaşmayı engelleyen yasaları değiştirmek için giriştiği faaliyetin sonucu olan yasalar.”(11)
Ad hoc kanunlar belli ve önceden seçilmiş olaylara yönelik olarak birdenbire ve bazen de düşüncesizce / plansızca çıkarılan kanunları ifade etmektedir.(12)  Bu tür yasalara yöneltilen temel eleştirilerden birisi, bu yasaların yasama organının yetkisini sınırlayan anayasal bir ilke olarak kanunların genelliği ilkesi ile çatışıyor olmasıdır. Bununla birlikte, Bu tanımla çerçevesinde ad hoc kanunlar, Türk doktrininde “kanunların genelliği ilkesine uygun olmayan, diğer bir deyişle kişiye özel olarak çıkarılan kanunlar için kullanılan şekli kanun” tabirinden daha geniş bir anlama sahiptir.
Bankacılık Kanuna eklenen düzenleme ile tam olarak bir duruma ve kişiye özel kanun (ad hoc) örneği ile karşı karşıya kalındığı anlaşılmaktadır. İlgili düzenlemenin bir af yasası hükmünde olmasına karşın “geçici madde” olarak düzenlenmesi dahi yeterince çarpıcıdır. Sadece belli bir kişi veya grubu affetmek için çıkarılmış bir yasanın, kanunların genelliği ilkesi ile çatıştığını açıklamaya dahi gerek bulunmamaktadır. Bu açıdan söz konusu yasanın hukuk devleti ve dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesi ile de çatışma içinde olduğu rahatlıkla iddia edilebilir.
(Yukarıdaki makale, ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu (ADT)- DÜŞÜN Dergisi’nin 26. Sayısında yayımlanmıştır.)

1 BENTHAM, Jeremy, Yasamanın İlkeleri, XII Levha Yayınları, 2012.
2 WALDRON, Jeremy, “Principles of Legislation”, The Least Examined Branch içinde, Richard W. Bauman ve TSVI Kahana (editörler), Cambridge University Press, 2006, s. 16.
3 RAWLS, John, Siyasal Liberalizm, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007.
4 Waldron, age., s. 17.

5 İBA, Şeref, “Ülkemizde „Torba Kanun‟ ve „Temel Kanun‟ Uygulamaları, Ankara Barosu Dergisi, Sayı 2011/1,
s.199. Yazar, bize göre hiç de gereği yokken, aynı çalışmada özel bir yasama yöntemi olarak “temel kanunları” da ele almıştır ve sanki bu kavrama ihtiyaç olmadığını ya da bu kavramın “olmadığını” iddia ediyor izlenimi yaratmaktadır. Oysa, kavramlar olgulardan kaynaklanabilir. KOSELLECK, Reinhardt, Kavramlar Tarihi, İletişim Yayınları, 2009.
6 SOMER, age., s. 25.
7 SOMER, age., s. 25.
8 İBA, age., s. 199-200.

9 Hemen yukarıda torba kanunların sebep olduğu olumsuzluklara değinirken belirttiğimiz bir durumla karşı karşıyayız. Söz konusu olan bir torba kanundur ve TBMM Genel Kurulu‟nda milletvekillerinin verdiği bir değişiklik önergesi ile kabul edilmiş bir madde söz konusudur. Diğer bir deyişle, Komisyon aşamasında tartışılandan çok farklı bir madde, onlarca başka konudaki madde arasında kabul edilmiştir.
10 TBMM tutanağı için bkz.:
http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_g_sd.birlesim_baslangic?P4=21954&P5=H&PAGE1=1
&PAGE2=176.

11 JASIAK, Anna, Constitutional Constraints oon Ad Hoc Legislation, Intersentia, 2011, s.5
12 Ibid., s. 237.